Farklı kıtalardan iki kadın, iki aşık, iki özgür ruh… İkisi de 1900’lerin başında doğmuş, yaşadıkları çağın ilerisinde; renkli yaşamları, sıra dışı sanat yolculukları ve cesaretleri ile ilgi odağı olmuş iki sanatçı. Çağdaşı pek çok kadına ilham kaynağı olmuş iki kadın… Okyanusun ötesinden Frida Kahlo ve bu topraklardan Aliye Berger…
Engelsiz Direnişçi Frida Kahlo
Başında kocaman, rengârenk çiçeklerden bir taç, kırmızı dudaklar, belirgin kaşlar, derin bakışlar… Bu tanımlamayı yaptığımızda aklımıza gelen tek bir isim var: Frida Kahlo.
Bugün bu güçlü imge popüler kültürün sıkça kullandığı bir sembole dönüşmüş olsa da Frida Kahlo aslında gerçek bir sanat ikonu. Kendini komünist olarak tanımlayan, erkek egemen yaşam biçimine karşı çıkan, özgür ruhlu bir kadın… Aynı zamanda sürrealist bir ressam ve ateşli bir devrimci. Ünü yalnızca doğduğu ülke olan Meksika ile sınırlı kalmamış, tüm dünyada tanınan bir ressamdır.
Frida’nın hayatı küçük yaşlardan itibaren büyük talihsizliklerle şekillenmiştir. Hastalıklar ve geçirdiği ağır bir kaza nedeniyle aylarca yatağa mahkûm kalmış; bu dönemde resim yapmaya başlamıştır. Resim onun için yalnızca bir ifade biçimi değil, hayata tutunma yolu olmuştur. Yatağının üzerine yerleştirilen bir ayna sayesinde modeli çoğu zaman kendisi olmuş ve böylece sanat tarihinin en çarpıcı otoportrelerinden bazıları ortaya çıkmıştır.
Frida’nın resimleri aslında onun hayat hikâyesidir. Yaşadığı coğrafyanın izlerini, acılı iyileşme sürecini, aşkını ve yalnızlığını fırça darbeleriyle anlatır. Hayal ve gerçek arasında kurduğu dünyada renklerle; acıyı, aşkı ve umutlarını tuvallere döker.
Hayatının merkezinde ise eşi, ressam Diego Rivera vardır. Büyük bir aşkla başlayan ilişkileri inişli çıkışlı bir yolculuk olmuş; sadakatsizlikler, ayrılıklar ve yeniden bir araya gelişlerle şekillenmiştir. Frida defalarca aldatılmış, kendisi de başka ilişkiler yaşamış ancak tüm bu fırtınalara rağmen Diego hayatının sonuna kadar onun yanında olmuştur.
Frida Kahlo hayattayken kendi ülkesinde çok da büyük bir ün kazanamamıştır. Meksika’daki ilk kişisel sergisini ölümünden yalnızca bir yıl önce açabilmiştir. Sağlığı o kadar kötüdür ki sergiye ambulansla gelebilir. Rivera galerinin ortasına Frida için bir yatak yerleştirir ve Frida sergisinin açılışında misafirlerini o yatakta karşılar.
1954 yılında önce bacağı kesilir, kısa süre sonra akciğer iltihabı nedeniyle, henüz 47 yaşındayken hayata veda eder. Ölümünden sonra ünü giderek büyür ve bugün sanat tarihinin en güçlü kadın figürlerinden biridir.
Gravürün Asi Kadını Aliye Berger
Türkiye’de ise aynı yıllarda doğmuş, sanat dünyasında iz bırakan bir başka güçlü kadın vardır: Aliye Berger.
Hepimizin Şakir Paşa ailesi olarak bildiği ailenin en küçük kızı olan Aliye Berger sanatla iç içe büyür. Küçük yaşlardan itibaren resim ve müzik dersleri de alır. Bu yıllarda hayatının aşkı olacak keman virtüözü Karl Berger ile tanışır ve uzun yıllar birlikte yaşarlar.
Bir süre ablası, ünlü ressam Fahrünnisa Zeid’i izleyerek onunla birlikte resim çalışır. Yağlıboya çalışmaları bu döneme denk gelmektedir. Ancak Karl Berger’in evliliklerinden kısa süre sonra vefat etmesi Aliye Berger’de büyük bir yıkıma neden olur. Bu büyük kaybın ardından ablası Fahrünnisa, onun ilgisini çekeceğini düşünerek, acısını hafifletmek için Londra’ya gönderir ve bir gravür atölyesinde eğitim almaya başlamasını sağlar. Türkiye’ye döndüğünde gravür çalışmalarına devam eder. Gravürlerini “renkli gören, yaşamayı büyük bir coşku ve aşk olarak kabul eden bir anlayışın ürünleri” olarak tanımlar.
Dışavurumcu tarzıyla yaptığı çalışmalarında kasap kâğıdı, zımpara kâğıdı gibi, o güne kadar kullanılmamış malzemeler kullanarak sanatında kendine özgü bir dil yaratmayı başarır. Çalışmalarında günlük hayatın sıradan anlarını, küçük detaylarını güçlü çizgilerle yeniden yorumlar. Gravür çalışmalarından önce yağlıboya çalışmaları da olan sanatçı bu çalışmaları ile ödüller kazanmıştır. Sanatından ödün vermeyen tavrıyla Türkiye’de pek çok kadın sanatçı için ilham kaynağı olmuştur.
Farklı coğrafyalarda doğmuş, farklı hayatlar yaşamış olsalar da Frida Kahlo ve Aliye Berger’in ortak yanları vardır. Acıyı, aşkı ve hayatın tüm kırılmalarını sanata dönüştürmeyi başarabilmişlerdir. Tutkulu, cesur ve özgür bu iki kadın, cesaretleri ve başkaldıran ruhlarıyla, sanat dünyasında önemli izler bırakmışlardır.
Aradan geçen onca yıla rağmen iki kadın da hâlâ aynı şeyi bize anlatır: Özgürlük kendini cesurca ifade edebilmekse, kadın olmanın getirdiği gücü, özgürce yansıtabileceğiniz alanlardan biridir sanat.








