Tokat’ın tarihi Sulusokak bölgesinde, Takyeciler Camii avlusunun içinde yer alan ve sanatla gastronomiyi aynı çatı altında buluşturan Dârü’l-Bedâyi Sanat Kahvesi, adeta bir sanat merkezi gibi, şehrin kültürel hayatına renk katıyor. Gölge oyunu başta olmak üzere, çeşitli kültürel etkinliklere ev sahipliği yapan mekân, ailenin köklü lokantacılık mirasını da “Ekmek Arası Tiyatro” mottosuyla yaşatmaya devam ediyor.
Sanat ve gastronomi alanında geleneksel olanı geleceğe taşıma çabasıyla dikkat çeken Darü’l-Bedayi Sanat Kahvesi’ne hayat veren, Karagöz-Hacivat ustası ve tiyatro sanatçısı Kemal Atangür ile bu farklı mekânın hikâyesine dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Karagöz-Hacivat gösterilerini köfteci konseptiyle birleştirme fikri nasıl doğdu? Gastronomi ve sanatı geleneksel değerler etrafında birleştirme motivasyonunuzun kaynağı neydi?
Babam ve dedem lokantacı. 1927’den beri lokantacılık var bizde; 99. yılımız. Benim oğlum da gastronomi okudu; hem liseyi hem üniversiteyi. Hep böyle gastronomiden gitme düşüncesi var, lokantacılık işi devam etsin diye ama ben o işi sekteye uğratanlardan biriyim. Ben ısrarla sanatkâr olmak istedim. Karagöz oynattım, tiyatro yaptım. 1984’ten beri, 42 yıldır tiyatro yapıyorum. Lakin 98’de babam vefat edince bu lokanta işi benim kucağıma düştü, yani top gibi, pat diye. Öyle olunca, ben tabii halihazırda Karagöz oynatıyorum, turnelere çıkıyorum, okul okul geziyorum… Böyle lokanta bana kalınca, alt katında bir ardiyemiz vardı lokantanın, orayı oda tiyatrosuna çevirdim. 40 kişilik bir oda tiyatrosu. O andan itibaren de yani 1998’in kasım ayından itibaren de her cuma orada Karagöz oynatıyorum. 28 yıldır fasılasız, yine turneye gidiyorum, yine festivallere gidiyorum ama cuma günü mutlaka burada olmak istiyorum. Mesela ben üç gündür Ankara’daydım, dün geldim ki aksamasın, zincir kopmasın diye… Onun dışında her cumartesi de tiyatro yapıyorum. Yazın yapmıyoruz. Haziranın ikinci haftası tatile giriyoruz, ekimin ikinci haftasına kadar tatil oluyor. Şimdi babamın mesleği ile kendi mesleğimi, babamın vefatı dolayısıyla birleştirdim. Birleştirince buna bir motto buldum: “Ekmek Arası Tiyatro.” 28 yıldır bu mottoyla orada, yukarıda mideler doyuyor, aşağıda ruhlar doyuyor.

Peki bu gösterilerin içeriklerini belirlerken hangi kriterleri gözetiyorsunuz? Mesela köfte tarifinizde veya Karagöz gösterilerinde Tokat’tan değerler var mı, yöresel özelliklerinden yansımalar var mı?
Tabii. Şimdi Karagöz oynatırken de, tiyatro yaptığım oyunlarda da mutlaka Tokat’tan değerler ve özellikler var. Mesela ben geçen sene Moliere’den oyun oynadım, önceki sene Çehov’dan oyun oynadım. Yani Çehov’dan da oynasam, Moliere’den de oynasam veya işte başka bir yazarın oyununu da oynasam mutlaka orada bir Tokat etkisi oluşuyor yani.
Tokat’ın çevresinde bir geziyoruz.
Tabii ki… Mesela Moliere’den Tartuffe; meşhur oyunudur Tartuffe, böyle Allah ile aldatmayı işler. Ben onu “Şarlatan” adıyla oynadım ve mevzu bizim oralarda geçiyormuş gibi ama tabii Moliere’in o muazzam kelimelerini hiç aksatmadan. O bambaşka bir yazar.
Peki geleneksel gölge oyunu ile günümüz arasında, yani günümüzdeki yaşam arasında bir bağ var mı sizce? Ya da nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Kesinlikle, ben Karagöz oynatırken de mesela eskiyle yeniyi cem ederim, birleştiririm yani. Mesela, vaka diyelim ki bundan yüz yıl öncede geçer ama cep telefonu lafı da geçer aynı anda. Çünkü beraberdir. Biz orayı gördüğümüz için, hepsini birlikte anmanın bir sakıncası yok. Bizden sonra geleceği de düşünebiliriz ama o biraz partal oluyor. Geleceğe baktığın zaman biliyorsun, bugünü de biliyorsun, birleştirebilirsin.
Bir de çocukları da yakalamak kolay oluyor. Birazcık daha gençleri yakalamak kolay oluyor. Bağ kurmuş oluyorsunuz.
Kesinlikle, kesinlikle…
Peki, lezzet ve sahne deneyimi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Şimdi şöyle: Lezzet tabii mutfakta oluyor, sahne deneyimi tamamen farklı. Ben ikisinden de farklı lezzetler alıyorum yani, zevkler alıyorum. Yemek pişirmek de çok hoş bir şey, güzel bir şey. İnsanların onu severek yemesini görmek de güzel bir şey. Bununla birlikte sahne zaten ayrı bir alem. Onu hakikaten yaşayan biliyor, apayrı bir lezzet.
Bu zor bir şey. Kolay değil yani uzun yıllar restoran işletmek. Peki, bu süreçte en çok zorlandınız konu neydi? Aslında merak ettiğim bir konu da şu: Tokat halkının ilgisi nasıl? Tokat halkı size sahip çıkıyor mu, yoksa…
Evet, yani bizi izleyenler, bilenler gerçekten sahip çıkıyorlar, seviyorlar. Yaptığım işi seviyorlar. Benim oyunuma gelmişse mutlaka ikincisine de gelmek istiyor. Yani seviyor, severek izliyor.

Peki, genç kuşakların hem geleneksel tiyatro hem de geleneksel mutfağa yönelik ilgisini artırmak için düşündüğünüz ya da hayata geçirdiğiniz yenilikler var mı?
Gastronomi konusunda çok yok açıkçası. O mutfak konusuyla bizim hanım daha çok ilgileniyor. Onun elinde o işler. Ha ben de yapıyorum, ben de biliyorum o işleri ama o daha çok ilgileniyor. Ama sanatsal açıdan kesinlikle yeni bir nesil yetiştirme gayretindeyim, çıraklarım da var.
Peki, bu bir konsept olmuş artık. Bu konseptin yayılması için bir çabanız var mı? Farklı şehirlerde de sizce bu konsept, yani tiyatro ve gastronominin iç içe olduğu bir konsept tutar mı?
Kesinlikle tutar. Biraz önceki sorunda cevap verip sonra burayla birleştirebileceğim bir şey var. En çok karşılaştığımız sorun personel. Büyük bir sorun. Şimdi bu sadece hizmet alanında değil, oyunculuk alanında da bir sıkıntı. Konservatuvar mezununun beklentileri ayrı, her biri ayrı; sürekli tiyatro yapmak isteyenler, amatörler, hepsi ayrı ayrı ele alınacak şeyler. Hizmet sektöründe zaten personel başlı başına bir sıkıntı. Şimdi sizin yemekleriniz lezzetli olabilir, mutfağınız güçlü olabilir ama sunum zayıfsa hiçbir işe yaramıyor. Her şey o size gelen garsonla ilgili bir konu yani. Bu büyük bir sıkıntı. Şimdi şeye de gelince, yani bunun diğer şehirlerde, başka yerlerde de konsept tutar mı? Tutabilir. Mesela ben İstanbul’da Beşiktaş’ta açtım. “Hayali Hacivat” diye, Ihlamurdere Caddesi’nde. 2017’den 2018’e kadar bir sene gayret ettik, oturmak üzereydi fakat belediye dirlik vermedi. Belediye büyük sıkıntı abi. Çok… çok büyük sıkıntı.
Elinize sağlık, teşekkür ederiz. Ben son bir soruyla kapatayım: Hacivatçı mısınız, Karagözcü müsünüz?
Ben Hacivatçıyım. Net olarak… Neden? Şimdi bir kere, bazen bana diyorlar ki: “Hacivat Köftecisi mi, niye koydun? Karagöz niye değil?” Onun cevabı şu şekilde aslında: Karagöz soy ismi olarak da kullanılabiliyor. Bakıyorsun, “Rıza Karagöz” adamın adı veya başka bir şey işte. Ya soy ismini koymuş derler. Ama Hacivat deyince çok özel; bu bir. İkincisi, Hacivat Tokatlı. Hacı İvaz Paşa, Pazar ilçesinden. Bu çok önemli. Bir de Hacı İvaz, gerçek bir devlet adamı; bilge, çelebi. Osmanlı’yı fetret devrinden kurtaran Çelebi Mehmet’in sağ kolu. Büyük bir devlet adamı yani. Ben Hacivatçıyım, net bir şekilde. Böyle aklı başında, efendim, devleti yüceltecek, dolayısıyla milleti yüceltecek insanlara ihtiyaç var. Hacı İvaz Paşa bunu başarmış bir adam.








